Kapıyı hızlıca ittirdim, yavru kediler oldukça hızlı bir şekilde uzaklaşırken onları yakalayıp geri getirmek için peşlerinden koştum. Hafif bir balık kokusu duyuluyordu. Buna şaşırmamalıydım. Şehrin bu alt kısımları, çürümüş balık doluydu. Kedileri buraya çeken de bu koku olmalıydı.
Sokaktan aşağı doğru hızla koşmaya devam ettim. Kedilerin miyavlayarak koşmalarından, doğru yolda olduğumu anlıyordum. Biraz önce tertemiz olan sokak şimdi etraftaki pisliklerle doluydu. Balık kokusu ise mide bulandıracak kadar şiddetlenmişti. Çıldırtıcı bir çürümüşlük ve ölüm kokusu, burun deliklerimi dolduruyor, genzimi yakıyordu. Kusmak için durakladım. İşim bittikten sonra cebimden çıkardığım mendil ile ağzımı sildim. Kendimi çok yorgun hissediyor ve hafifçe titriyordum. Sendeleyerek yürümeye başladım, ama bir iki dakika sonra kendime gelmiştim. Tekrar koşmaya başladım. Sıvası dökülmüş, duvarları çatlamış bir evin yanına gelince kedilerimin korku dolu miyavlamalarını duydum ve hiç de sağlam gözükmeyen evin kenarından kedilerimin sesinin geldiği yere ilerledim. Korku ve heyecanla karışık, tedirgin eden bir duygu hissediyordum. Seslerin geldiği köşeyi dönünce donakaldım.
Bina yıkıntıları ile çevrelenmiş alanın ortasında, daha önce hiç görmediğim -resimlerini bile- bitkilerin ve çiçeklerin arasında, korkmuş ve birbirlerine sinmiş yavru kedilerim miyavlıyor ve beni bekliyorlardı, bulundukları yere korkudan yapışmış gibi duruyorlardı, bunun sebebi ise önlerindeki tanımlanamayacak kadar iğrenç ve korkutucu, kötülükle dolmuş gibi duran, etrafına dehşet saçan bir yaratıktı. Biçimsiz varlık berbat bir şekilde çürümüş balık kokuyordu. Onun, buradaki çürümüş ve ölü hayvanlarla beslenen bir leşçil olduğunu bu sayede anladım. Küfür niteliğindeki tiksinç yaratığı, zavallı beynim anlamaktan aciz kalmıştı. İnsanın saçmalık seviyesindeki düşük algı derecesine içimden küfrettim. Onu tarif etmemin bir yolu yok gibiydi, türlü iğrençliklerin sonucu oluşmuş bir varlıktı ama insanlığın izlerini de –karikatür gibi bile olsa- taşıyordu. Duyumsadığım korkudan ötürü titredim.
Yaratık kola benzeyen uzuvlarından birini uzatarak yavru kedilerimden birini kavradı. Onu sıkıp, patlatacağını düşündüğüm için delicesine bir öfke ve korku duydum. Yerdeki demir çubuklardan birini aldım ve iki elimle kavrayarak yaratığa koştum, hızlı bir hareketle çubuğu yaratığın göğsüne soktum. Tarifsiz varlığın ağzı olabilecek oyuktan çıkan boğuk ses yüzünden büyük bir dehşete kapıldım. O sırada yavru kedimin, yaratığın elinden kurtulduğunu ve kardeşlerinin yanına gittiğini fark ettim. Hemen onları alıp kaçmak için davranmıştım ki yaratık benden çok daha hızlı davrandı. Göğsüne saplı sopayı çıkarttı ve uzaklara fırlattı, ardından da beni müthiş bir güç ile belimden kavrayarak sıkmaya başladı ve nefessiz bıraktı. Boğulmak üzereyken beni bina yıkıntılarının arasına fırlattı. Havada uçarken kafamda türlü düşünceler dolanıyordu. Sivri tahta kırıklarının, cam parçalarının ve demirlerin arasına olanca ağırlığımla düşünce acı içinde bağırdım. Bayılmamak için kendimle mücadele ediyordum. Sırtımdaki korkunç ağrı yüzünden ayağa kalkamıyordum. Ellerimden kanın süzüldüğünü hayal meyal fark ettim. Sanırım başım da kanıyordu. Sol gözüm kanla örtülmüştü. Görebildiğim tek gözümle, o iğrenç yaratığın üç yavru kediyi de tek koluyla kavradığını ve diğer koluyla onların başını okşadığını fark edince büyük bir şok geçirdim. O biçimsiz, kutsal şeylere edilmiş bir küfürden farksız iğrenç yaratık, uzun koluyla kedilerimi okşuyordu. Ardından kedileri yere koydu ve ayaklarını sürüyerek yanıma yaklaştı. Boğuk bir ses çıkarttı ve elini uzattı. Sol kolundan bir şeyin sallandığını, sağ gözüm de kanla kaplanırken, baygınlığın getirdiği sakinleştirici karanlık beni yutmadan önce fark ettim.
Uyandığımda hastanede, yatakta yatıyordum. Sağ kolumu alçıya almışlar, başıma ise altı dikiş atmışlar. Belim ise kırılmaktan kurtulmuş, ama korkunç bir şekilde incinmişti. Bir süre yürüyemeyecektim Doktorların söylediğine göre neredeyse ölüyormuşum. Hepsine yaşadıklarımı anlattım, ama kedilerimi ararken ayağımın takıldığını ve bina yıkıntılarının içine düştüğümü, yani bana inanmadıklarını söylediler. Daha fazla üstlerine gidersem beni deli sanmalarından korktuğum için vazgeçtim.
Eğer, şu an boynumda asılı duran madalyon olmasaydı, doktorların söylediklerine inanabilirdim. Bu madalyon benim değil, ben almadım, ama nereden geldiğini çok iyi biliyorum. Bu madalyon, kendimden geçmeden önce, yaratığın sol kolundan sallandığını gördüğüm şey ve bu madalyonun içinde bir yazı var, kimileri için çok basit bir şey ama benim için değil. Madalyonun içine kazınmış yazı bir isim, bir Amerikan ismi olan Richard Sanders. O kahrolası madalyon ve içindeki isim, şimdi sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşayan üç kedimi kollarının arasına alıp seven lâkin benim, onları öldüreceğini düşünerek demir çubuğu sapladığım yaratığın bir insan olduğunu ispatlayan, en azından bir zamanlar insan olan bir varlığın ve yaşadıklarımın tek kanıtıdır.
Sokaktan aşağı doğru hızla koşmaya devam ettim. Kedilerin miyavlayarak koşmalarından, doğru yolda olduğumu anlıyordum. Biraz önce tertemiz olan sokak şimdi etraftaki pisliklerle doluydu. Balık kokusu ise mide bulandıracak kadar şiddetlenmişti. Çıldırtıcı bir çürümüşlük ve ölüm kokusu, burun deliklerimi dolduruyor, genzimi yakıyordu. Kusmak için durakladım. İşim bittikten sonra cebimden çıkardığım mendil ile ağzımı sildim. Kendimi çok yorgun hissediyor ve hafifçe titriyordum. Sendeleyerek yürümeye başladım, ama bir iki dakika sonra kendime gelmiştim. Tekrar koşmaya başladım. Sıvası dökülmüş, duvarları çatlamış bir evin yanına gelince kedilerimin korku dolu miyavlamalarını duydum ve hiç de sağlam gözükmeyen evin kenarından kedilerimin sesinin geldiği yere ilerledim. Korku ve heyecanla karışık, tedirgin eden bir duygu hissediyordum. Seslerin geldiği köşeyi dönünce donakaldım.
Bina yıkıntıları ile çevrelenmiş alanın ortasında, daha önce hiç görmediğim -resimlerini bile- bitkilerin ve çiçeklerin arasında, korkmuş ve birbirlerine sinmiş yavru kedilerim miyavlıyor ve beni bekliyorlardı, bulundukları yere korkudan yapışmış gibi duruyorlardı, bunun sebebi ise önlerindeki tanımlanamayacak kadar iğrenç ve korkutucu, kötülükle dolmuş gibi duran, etrafına dehşet saçan bir yaratıktı. Biçimsiz varlık berbat bir şekilde çürümüş balık kokuyordu. Onun, buradaki çürümüş ve ölü hayvanlarla beslenen bir leşçil olduğunu bu sayede anladım. Küfür niteliğindeki tiksinç yaratığı, zavallı beynim anlamaktan aciz kalmıştı. İnsanın saçmalık seviyesindeki düşük algı derecesine içimden küfrettim. Onu tarif etmemin bir yolu yok gibiydi, türlü iğrençliklerin sonucu oluşmuş bir varlıktı ama insanlığın izlerini de –karikatür gibi bile olsa- taşıyordu. Duyumsadığım korkudan ötürü titredim.
Yaratık kola benzeyen uzuvlarından birini uzatarak yavru kedilerimden birini kavradı. Onu sıkıp, patlatacağını düşündüğüm için delicesine bir öfke ve korku duydum. Yerdeki demir çubuklardan birini aldım ve iki elimle kavrayarak yaratığa koştum, hızlı bir hareketle çubuğu yaratığın göğsüne soktum. Tarifsiz varlığın ağzı olabilecek oyuktan çıkan boğuk ses yüzünden büyük bir dehşete kapıldım. O sırada yavru kedimin, yaratığın elinden kurtulduğunu ve kardeşlerinin yanına gittiğini fark ettim. Hemen onları alıp kaçmak için davranmıştım ki yaratık benden çok daha hızlı davrandı. Göğsüne saplı sopayı çıkarttı ve uzaklara fırlattı, ardından da beni müthiş bir güç ile belimden kavrayarak sıkmaya başladı ve nefessiz bıraktı. Boğulmak üzereyken beni bina yıkıntılarının arasına fırlattı. Havada uçarken kafamda türlü düşünceler dolanıyordu. Sivri tahta kırıklarının, cam parçalarının ve demirlerin arasına olanca ağırlığımla düşünce acı içinde bağırdım. Bayılmamak için kendimle mücadele ediyordum. Sırtımdaki korkunç ağrı yüzünden ayağa kalkamıyordum. Ellerimden kanın süzüldüğünü hayal meyal fark ettim. Sanırım başım da kanıyordu. Sol gözüm kanla örtülmüştü. Görebildiğim tek gözümle, o iğrenç yaratığın üç yavru kediyi de tek koluyla kavradığını ve diğer koluyla onların başını okşadığını fark edince büyük bir şok geçirdim. O biçimsiz, kutsal şeylere edilmiş bir küfürden farksız iğrenç yaratık, uzun koluyla kedilerimi okşuyordu. Ardından kedileri yere koydu ve ayaklarını sürüyerek yanıma yaklaştı. Boğuk bir ses çıkarttı ve elini uzattı. Sol kolundan bir şeyin sallandığını, sağ gözüm de kanla kaplanırken, baygınlığın getirdiği sakinleştirici karanlık beni yutmadan önce fark ettim.
Uyandığımda hastanede, yatakta yatıyordum. Sağ kolumu alçıya almışlar, başıma ise altı dikiş atmışlar. Belim ise kırılmaktan kurtulmuş, ama korkunç bir şekilde incinmişti. Bir süre yürüyemeyecektim Doktorların söylediğine göre neredeyse ölüyormuşum. Hepsine yaşadıklarımı anlattım, ama kedilerimi ararken ayağımın takıldığını ve bina yıkıntılarının içine düştüğümü, yani bana inanmadıklarını söylediler. Daha fazla üstlerine gidersem beni deli sanmalarından korktuğum için vazgeçtim.
Eğer, şu an boynumda asılı duran madalyon olmasaydı, doktorların söylediklerine inanabilirdim. Bu madalyon benim değil, ben almadım, ama nereden geldiğini çok iyi biliyorum. Bu madalyon, kendimden geçmeden önce, yaratığın sol kolundan sallandığını gördüğüm şey ve bu madalyonun içinde bir yazı var, kimileri için çok basit bir şey ama benim için değil. Madalyonun içine kazınmış yazı bir isim, bir Amerikan ismi olan Richard Sanders. O kahrolası madalyon ve içindeki isim, şimdi sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşayan üç kedimi kollarının arasına alıp seven lâkin benim, onları öldüreceğini düşünerek demir çubuğu sapladığım yaratığın bir insan olduğunu ispatlayan, en azından bir zamanlar insan olan bir varlığın ve yaşadıklarımın tek kanıtıdır.
