02 Haziran 2008 Pazartesi

Yıkıntıların Arasındaki Dehşet

Kapıyı hızlıca ittirdim, yavru kediler oldukça hızlı bir şekilde uzaklaşırken onları yakalayıp geri getirmek için peşlerinden koştum. Hafif bir balık kokusu duyuluyordu. Buna şaşırmamalıydım. Şehrin bu alt kısımları, çürümüş balık doluydu. Kedileri buraya çeken de bu koku olmalıydı.
Sokaktan aşağı doğru hızla koşmaya devam ettim. Kedilerin miyavlayarak koşmalarından, doğru yolda olduğumu anlıyordum. Biraz önce tertemiz olan sokak şimdi etraftaki pisliklerle doluydu. Balık kokusu ise mide bulandıracak kadar şiddetlenmişti. Çıldırtıcı bir çürümüşlük ve ölüm kokusu, burun deliklerimi dolduruyor, genzimi yakıyordu. Kusmak için durakladım. İşim bittikten sonra cebimden çıkardığım mendil ile ağzımı sildim. Kendimi çok yorgun hissediyor ve hafifçe titriyordum. Sendeleyerek yürümeye başladım, ama bir iki dakika sonra kendime gelmiştim. Tekrar koşmaya başladım. Sıvası dökülmüş, duvarları çatlamış bir evin yanına gelince kedilerimin korku dolu miyavlamalarını duydum ve hiç de sağlam gözükmeyen evin kenarından kedilerimin sesinin geldiği yere ilerledim. Korku ve heyecanla karışık, tedirgin eden bir duygu hissediyordum. Seslerin geldiği köşeyi dönünce donakaldım.
Bina yıkıntıları ile çevrelenmiş alanın ortasında, daha önce hiç görmediğim -resimlerini bile- bitkilerin ve çiçeklerin arasında, korkmuş ve birbirlerine sinmiş yavru kedilerim miyavlıyor ve beni bekliyorlardı, bulundukları yere korkudan yapışmış gibi duruyorlardı, bunun sebebi ise önlerindeki tanımlanamayacak kadar iğrenç ve korkutucu, kötülükle dolmuş gibi duran, etrafına dehşet saçan bir yaratıktı. Biçimsiz varlık berbat bir şekilde çürümüş balık kokuyordu. Onun, buradaki çürümüş ve ölü hayvanlarla beslenen bir leşçil olduğunu bu sayede anladım. Küfür niteliğindeki tiksinç yaratığı, zavallı beynim anlamaktan aciz kalmıştı. İnsanın saçmalık seviyesindeki düşük algı derecesine içimden küfrettim. Onu tarif etmemin bir yolu yok gibiydi, türlü iğrençliklerin sonucu oluşmuş bir varlıktı ama insanlığın izlerini de –karikatür gibi bile olsa- taşıyordu. Duyumsadığım korkudan ötürü titredim.
Yaratık kola benzeyen uzuvlarından birini uzatarak yavru kedilerimden birini kavradı. Onu sıkıp, patlatacağını düşündüğüm için delicesine bir öfke ve korku duydum. Yerdeki demir çubuklardan birini aldım ve iki elimle kavrayarak yaratığa koştum, hızlı bir hareketle çubuğu yaratığın göğsüne soktum. Tarifsiz varlığın ağzı olabilecek oyuktan çıkan boğuk ses yüzünden büyük bir dehşete kapıldım. O sırada yavru kedimin, yaratığın elinden kurtulduğunu ve kardeşlerinin yanına gittiğini fark ettim. Hemen onları alıp kaçmak için davranmıştım ki yaratık benden çok daha hızlı davrandı. Göğsüne saplı sopayı çıkarttı ve uzaklara fırlattı, ardından da beni müthiş bir güç ile belimden kavrayarak sıkmaya başladı ve nefessiz bıraktı. Boğulmak üzereyken beni bina yıkıntılarının arasına fırlattı. Havada uçarken kafamda türlü düşünceler dolanıyordu. Sivri tahta kırıklarının, cam parçalarının ve demirlerin arasına olanca ağırlığımla düşünce acı içinde bağırdım. Bayılmamak için kendimle mücadele ediyordum. Sırtımdaki korkunç ağrı yüzünden ayağa kalkamıyordum. Ellerimden kanın süzüldüğünü hayal meyal fark ettim. Sanırım başım da kanıyordu. Sol gözüm kanla örtülmüştü. Görebildiğim tek gözümle, o iğrenç yaratığın üç yavru kediyi de tek koluyla kavradığını ve diğer koluyla onların başını okşadığını fark edince büyük bir şok geçirdim. O biçimsiz, kutsal şeylere edilmiş bir küfürden farksız iğrenç yaratık, uzun koluyla kedilerimi okşuyordu. Ardından kedileri yere koydu ve ayaklarını sürüyerek yanıma yaklaştı. Boğuk bir ses çıkarttı ve elini uzattı. Sol kolundan bir şeyin sallandığını, sağ gözüm de kanla kaplanırken, baygınlığın getirdiği sakinleştirici karanlık beni yutmadan önce fark ettim.
Uyandığımda hastanede, yatakta yatıyordum. Sağ kolumu alçıya almışlar, başıma ise altı dikiş atmışlar. Belim ise kırılmaktan kurtulmuş, ama korkunç bir şekilde incinmişti. Bir süre yürüyemeyecektim Doktorların söylediğine göre neredeyse ölüyormuşum. Hepsine yaşadıklarımı anlattım, ama kedilerimi ararken ayağımın takıldığını ve bina yıkıntılarının içine düştüğümü, yani bana inanmadıklarını söylediler. Daha fazla üstlerine gidersem beni deli sanmalarından korktuğum için vazgeçtim.
Eğer, şu an boynumda asılı duran madalyon olmasaydı, doktorların söylediklerine inanabilirdim. Bu madalyon benim değil, ben almadım, ama nereden geldiğini çok iyi biliyorum. Bu madalyon, kendimden geçmeden önce, yaratığın sol kolundan sallandığını gördüğüm şey ve bu madalyonun içinde bir yazı var, kimileri için çok basit bir şey ama benim için değil. Madalyonun içine kazınmış yazı bir isim, bir Amerikan ismi olan Richard Sanders. O kahrolası madalyon ve içindeki isim, şimdi sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşayan üç kedimi kollarının arasına alıp seven lâkin benim, onları öldüreceğini düşünerek demir çubuğu sapladığım yaratığın bir insan olduğunu ispatlayan, en azından bir zamanlar insan olan bir varlığın ve yaşadıklarımın tek kanıtıdır.

27 Kasım 2007 Salı

Fade to Black...

Kapıyı aralayıp dışarı çıktı. Dışarısı karanlıktı. Sokak lambalarının titrek ışığı altında seri adımlarla yürümeye başladı. Aklından binbir düşünce geçiyordu, ama hepsinin ortak noktası sevgi üzerineydi. Adımlarını sıklaştırdı ve bir kenar mahallesine saptı. Gideceği yeri biliyordu. Bugüne kadar bir çok acı çekmişti. Ama bu sonuncusu canına tak etmişti. Evden yüzünde acı bir gülümsemeyle ayrılmıştı, kalbi kırık bir şekilde...
Bir sigara yaktı eski günleri anımsayarak. Bir an gözyaşlarına hakim olamayacağını düşündü ama direndi. Sessizce hıçkırdı ama ağlamadı. Sonra yüzünü o korkunç gülümseme kapladı yine, o acı dolu gülümseme. Yürümeye başladı. Kaldırımda bir dilenci vardı. Cebindeki tüm parayı ona verdi ve yürümeye devam etti. Dilencinin minnet dolu fısıltısı onu bir an için hoşnut etmişti...
Titreyerek farkına vardı üşüdüğünün, ama artık ne önemi vardı? Sessizce limana ilerledi. Sevmek miydi en büyük hatası? Yüreğine korkunç acıyı salan şey sevgi miydi? Acımasızca kavuran şey insanların bulunca mutlu olduğu sevgi miydi? Acıyla denize baktı. Issız derinliklerini düşündü. Korkuyla titredi ama bu his de geçti. Yağmur iyiden iyiye şiddetlenmiş ve yüzünü dövmeye başlamıştı. Sigarası sönmüştü. Denize doğru attı sakince ve arkasından düşündü "Nasıl olsa son bulacak herşey denizde.."
Sevmek bir hata mıydı yoksa başlangıçtan itibaren? Bu kadar acıya değer miydi sevgi? Bir fısıltı işitti sol omzunun üzerinden "Hayır..."
Yüreğinin en derinliklerinden inandı buna, körü körüne bağlandı. Belki bir hataydı yaptığı ama umrunda değildi artık. Arkasından ağlayacak birinin olduğunu sanmıyordu. Bir ailesi yoktu arkasından ağlayacak, bir sevgilisi yoktu arkasından hıçkırıklara boğulacak. Çenesine doğru süzülen ıslaklık gözyaşımıydı? Aklı artık rahatlamak için emir mi veriyordu "Ağla" diye? Sevdiği insanı düşündü son kez acıyla, en değer verdiği şeyi düşündü. Karşılık alamadığı sevgisini düşündü ve denize ağlayarak baktı. Sessizce sarsılıyordu vücudu. Denize doğru düşerken ağzından son cümleleri kurtuldu. O ıssız uçurum yutmak için bekliyordu sanki onu, sessizce karşıladı karanlık sular. Ve hiç itiraz etmedi son cümleleri havada kaybolurken...
"Beni benden başkası kurtaramaz, ama artık çok geç. Düşünemiyorum şimdi, düşünemiyorum neden denemem gerektiğini. Dünü hiç anımsamıyorum. Ölüm sıcak karşılıyor beni ve şimdi sadece hoşça kal diyeceğim..."
Bu yazıyı 5 dakikalık tenefüsümde Metallica'nın güzeller güzeli Fade to Black şarkısından esinlenerek yazdım. Eh, çok da kötü sayılmaz...

30 Eylül 2007 Pazar

Sahil 2. Kısım

Polislerin Erkan'ı sorguya çekmesinden 46 saat önce Erkan kasabaya gelmişti.
Kasaba bir balıkçı kasabasıydı. Tüm geçimi balıktan olmakla birlikte bazen dışarıya meyve, sebze gibi şeyler satıyorlardı. Balıkların kokusu çok yoğun, mide bulandırıcıydı.
Elinde bavulu ile otele doğru gitmeye başladı. Otelin adının yazılı olduğu levha bakımsızlıktan dolayı okunmuyordu. Erkan kapıyı yavaşça itti. Gıcırdayarak açılan kapı ona büyük bir gürültü yapmış gibi hissettirmişti. Belli belirsiz bir korku duyduğunu istemeden de olsa farketti.
Sonra kendini toparladı. Resepsiyona doğru sert adımlarla yürüdü. Resepsiyonist aynı zamanda otelin sahibiydi. Yaşlı birisiydi, saçları dökülmüştü. Suratı sarıydı ve hiç bir canlılık belirtisi yoktu.
Konuşmaya resepsiyonist başladı. Hırıltılı bir sesi vardı, sanki konuşmakta çok zorlanıyormuşa benziyordu.
"Buraya ilk gelişin mi?"
"Evet, çalıştığım şirket gönderdi beni"
"Beni ilgilendirmez, oda istiyorsun. Boş oda var. İkinci kat 6. oda"
"Şey...Peki"
Erkan tam merdivenden çıkacakken resepsiyonistin sesi ile o tarafa döner.
"Kasabaya hoşgeldin"
Genç adam garip bir titreme ile ikinci kata çıktı. Otel bomboşa benziyordu ama Erkan pek ilgilenmedi. Odasına girdi ve sürgüyü çekip kapıyı kitledi.
Odanın görünüşü Erkan'ı korkutur. Çünkü oda bir şekilde...Parçalanmış gibidir. Baltalı bir manyak içeri dalmış ve odayı talan etmiş gibi. Ama yatak sağlamdı. O kadar yorgundu ki yatağa uzandı. Amacı uyumak değildi ama kafasını yastığa dayadıktan en fazla 5 saniye sonra uyuyakalmıştı.
Sabaha doğru uyandı.
Pencere açıktı. Oysa ki gece pencereyi tahtalar çakılmış bir vaziyette görmüştü. Korkuyla yataktan fırladı. Bavulu yoktu. Cebinde parası, üzerinde kot pantolonu, gömleği ile bu korkunç insanların bulunduğu kasabada kalakalmıştı. Önce gemi ile buraya gelecekti, oradan da İstanbul'a geçecekti ama şimdi burada mahsurdu ve durumu gayette kötüydü.
Hemen resepsiyona koştu. Yaşlı korkunç adam oradaydı. Soluk soluğa "Eşyalarım çalınmış!" diye bağırdı.
"Ben birşey yapamam"
"Ne demek birşey yapamam! Otelin sahibi sizsiniz!"
"Eşyalara sahip çıkması gerekende sensin"
"Lanet olsun sana!"
Erkan otelden koşarak çıkar. Otobüsün ne zaman kalkacağını sorup "Henüz bir saat var" cevabını aldıktan sonra sahile doğru bir yürüyüşe çıkar.
Gayette öfkelidir. Sahilde bir ara ayağı takılır ve düşer. Öfkesinden dolayı gözleri kör olmuştur sanki. Hem kasabadan korkmakta hemde büyük bir öfke duymaktaydı. Kumları havalandırarak, dağıtarak yürür. Taşları tekmeler. En sonunda kendini bir mağaranın ağzında buldu.
İçerisi soğuk ve karanlıktı. Ölü balıklar ve yosun vardı. Sessizce içeri süzüldü.
Kalbi göğsünü acıtacak denli şiddetle çarpıyordu. En ufak çıtırtıda çığlık atabilirdi. Ensesinde buz gibi bir nefes hissedince ayakları yere çivilendi. Arkasına bakmak ve ona bu soğuk nefesi üfleyen şeyin ne olduğunu görmek istiyordu. Ama eğer bakarsa korkudan ölebileceğini farkındaydı.
Merakına yenik düşüp arkasını döndüğünde bir çift parıldayan göz göreceğini düşünüyordu.
Ama sadece mağaranın ağzını gördü. Mağara ağzına doğru koşarken sırtında bir acı hissetti.
Korku, öfke ve acı ile arkasını döndüğünde gerçekten de sarı bir şekilde parlayan bir çift göz gördü... Korkudan dolayı attığı çığlık mağaranın her yerinde yankılandı. İkincil bir pençe göğsüne derin bir kesik attığında sırtüstü devrildi. Sürünerek çıkışa doğru gitti. Son bir umut ile ışığa doğru süründü. Aklından sayısız düşünce geçiyordu. Bir daha sevdiği kızı göremeyecekti, bu mağarada kimsenin bilmediği bu mağarada yine kimsenin bilmediği bir canavara yem olacaktı.
Korkunun verdiği güç ile ışığa atıldı. Yaratık peşindeydi. Güneşin onu koruyacağını umut etmekten başka çaresi yoktu.
Yaratık işini bitirmek için suratına yaklaştığı sırada kafası güneşe çıktı.
Erkan o an geçici olarak çıldırdı. Gördüğü suratı ölene kadar unutmayacaktı. Yaratık güneşin etkisinden çığlık attı. İçeri kaçmadan önce Erkan'ın bacağını çekti ama Erkan deliliğin verdiği güç ile yaratığı tekmeledi. Çığlıkları sahil boyunca yankılanıyordu. Pantolonun paçası yırtılıp, Erkan kurtulurken yaratık büyük bir güçle kükredi.
Ayağa fırlayıp kaçmaya başladı. Yaratığın kendisini izlemediğinden emindi.
Çılgınca koşuyor taşların üzerinden atlıyordu. Deniz alabildiğince uzanıyor, korkunç derinliği ile neler sakladığını gizliyordu. Belki de bu yaratık oradan gelmişti? Belki de bir doğa hatasının sonucuydu?
Kasabaya yaralı ve yarı çılgın bir şekilde girdi. Otobüsün arkasından koştu ve durdurdu. İstanbul'a ulaştıktan sonra sokakta her yeri kan içinde dolaşırken polisler tarafından bulundu.
Sürekli söyleniyor, saçmalıyordu. Mağaranın içinde gördüğünü söyleyip durduğu bir yaratıktan bahsediyordu. Yaratığın yüzünü sorduklarında ise sadece çığlıklarla cevap veriyordu. Parlak yüzeylere bakamaz olmuştu. Aynalara verdiği tepki kuduz köpeklerin suya verdiği tepki ile aynıydı neredeyse.
Sorgu bittikten sonra yaratığın çizilmesini istediler. Erkan zaman zaman inleyerek tarif etmeye başladı...
"Büyük, çok büyük sarı gözler. Dişleri sivri dişetleri geriye çekik. Derisi yeşil ve siyahı andırıyor. Pullu bir derisi var. Kulaklarının olduğu yerde garip iki tane yarık var. Burnu insanı andırıyor ancak o yaratığın insan olduğuna inanmıyorum. Pençeleri vardı, perdeliydi elleri ve ayakları. İri yarı ve güçlüydü. Pençeleri sivriydi. Gerekirse tek bir vuruşta insanın kafasını kopartabilirdi."
Ressam resmi çizdikten sonra uzun süre resme baktı...Bu yaratık ona birşeyi anımsatıyordu...
En sonunda hatırladı. Bu yüzü Gobi Çölünden gelen resimlerden tanıyordu. Arkeolojistler çok eski bir uygarlığın izlerini bulmuştu. Heykellerini bulmuşlardı bu eski uygarlığın...Taptıkları şeyleri olduğunu düşünüyorlardı ve bu genç adam onların tanrılarından birine denk gelmişti. Sağ kurtulduğu için şükretmeliydi. Ressam apar topar ayağa kalktı ve odayı terk etmeye hazırlandı.
O sırada Erkan'ın sessizce fısıldadığını duydu.
"O bir tanrıydı...İnsanlık varolmadan önce dünyada dolaşan güçlü bir tanrıydı. Diğer gezegenler, sistemler, yıldızlar, evrenler, dünyalar...Hepsinde tanrılar var. Hepsinde birden fazla. Son Kaos olacak. Kötü tanrılar yeniden yükselirken iyilik yok olacak ve bu sonu getirecek. Herşey yok olacak"
Ressam ürperti ile dışarı çıktı. Yetkili kişilerin konuşmasından sonra Erkan sanatoryuma kapatıldı.
Bir kaç yıl sonra Erkan'ın bir ayna karşısında ölü bulunduğunu duyan ressam korkuyla morga gitti.
Erkan'ın suratında tam düşündüğü ifade vardı.
O korkunç suratı görmüş, çıldırmıştı. Korkusu yüzüne öyle yansımıştı ki hiç kimse o ifadeyi silemeyecekti.
Ressam artık geceleri rahat uyuyamaz oldu. Çünkü herşeyi anlamıştı. En sonunda çareyi intiharda buldu ve sırları kendisiyle birlikte gömüldü. Bu belki de herkes için iyi olmuştu...

Evet bu hikaye bitti. Sonu boktan oldu farkındayım. Ama hüznüme verirsiniz artık. Belki Dau yine gaz verirde revise ederim hiç belli olmaz. Neyse boktan bir son işte. Silmeyeceğim bu hikayeyi. Ders olacak bana diğer yazılarımda...

29 Eylül 2007 Cumartesi

Sahil 1. Kısım

Loş bir ışık sağlayan lamba yukarıda sallanıyordu. Üç kişi vardı içeride, birisi tutuklu olmak üzere.
İri yapılı olan öne çıktı ve sandalyede elleri bağlı bulunan tutukluya yumruk attı. Tutuklu darbenin şiddeti ile yere düşünce başını yere vurdu ve gözlerinin önüne yine o korkunç surat geldi...Sandalyesinin doğrultulduğunu hissetti. Gözlerini dahi açamadan başka bir yumruk yedi. Yeniden sandalyesi ile düştü. Bu kez bayılmıştı. Amonyak ile hızlıca ayıltıldı. Yarılan kaşından akan kan çenesinden damlıyordu. Bu odadan çıktığı zaman büyük bir tedavi gerecekti, eğer çıkabilirse. Baygınlıkla mücadele etmeye çalışıyordu. Kendinden geçer gibi olduğunda sert bir tokat ile kendine geldi, gözleri kocaman açıldı. Sandalyede ki ipler ellerini kesiyordu. Ama bileklerinin acısı suratında ki yarıkların yanında hiç kalıyordu. Sakin ifadeli temiz yüz gitmiş, yerine çıldırmış gibi bakan, kan içinde kaplı bir yüz gelmişti. Eğer ayna olsaydı karşısında çığlıklar atardı. Acıdan dolayı inledi...
Gölgelerde bekleyen ve o zamana kadar konuşmayan biri ortaya çıktı. Uzun boylu birisiydi. Sert görünüşlü bir bıyığı, kısa kesilmiş saçları vardı. Yüzünde yaşının ve tecrübelerinin getirdiği kırışıklıklar vardı. Gözleri sakin bakıyordu, ama yüzündeki ifade gerektiği zaman nasıl biri olabileceğini söylüyordu. Erkan korkuyla gözlerini kapattı. Başka bir yumruk bekliyordu ama onun yerine yaşlı adamın yumuşak ve sabırsız sesini duydu.
"Sanırım bize anlatacaklarınız var Erkan bey..."
Erkan, hırpalanmış vücudunun ona verdiği izin doğrultusunda sadece "Oraya sadece iş için gittim" diye fısıldayabildi.
Erkan'ın aklından binbir düşünce geçiyordu. Ama sadece bir tanesi kesindi...
Eğer olanları anlatırsa onu kesinlikle akıl hastanesine kapatırlardı. Ama dayağın acısı dayanılacak gibi değildi. İri yapılı olan homurdanarak üstüne gelirken hırıltılı bir sesle konuşmaya başladı...
"Gemiden indikten sonra kasabada dolaşmaya başladım..."
Başlangıçta kesik kesik konuşuyordu, ama konuşmanın devamında dili çözüldü.
Tüm gece konuştu neredeyse, kimse de sözünü kesmedi...

Yarın -Saatime bakarsak bugün- devamını yazacağım, uyanır uyanmaz hatta.
Düzenleme: Dau yüzünden biraz daha detaylandırıp revise ettim. Aklıma detay gelirse yine eklerim.

28 Eylül 2007 Cuma

Korku Dünyası

Bundan sonra River Lethe yazdığım ufak korku hikayelerinden oluşacak. Arada sıkılırsam abukluklar yaparım. Hatta sadece korku değil, ilerlemiş bir dünya hakkında yazılar yazabilirim gaza gelirsem.
Hatta başlayayım ben?
Yarın...Sakin kafa ile başlayacağım. Güzel olmasını istiyorum, boş değil.

19 Eylül 2007 Çarşamba

Uykum var!

Gecenin bir yarısı uykum var. Çok mu şaşıralacak şey? Hayır.
Uyusam olur, uyumasam olur...Ama yarın okula gideceğim. Uyumazsam okulda uyurum ve pek iyi olmaz. Kafamda Hello çınlıyor. N'apsam?
En güzeli uyumak... Vur kafayı yat. Daha güzeli mi var?
Yine Kütüphaneci oldum. Boş oturuyorum.
O değilde saçlarım beyazladı... Hiç hoş değil. Bir iki tane olsa neyse, ama ciddi ciddi bayağı var.
Evde yine uyanık olan ben ve sinekler... Sanırım uyumalıyım.
Acaba duş alsam mı? Eh... Gecenin yarısı boşvereyim. Zaten saçmalamamaya çalışıyorum.
"Herkes kendii kaderiniii yaşaaar yaaağğ" Kim söylüyordu acaba bunu?
Çok uyuz olduğum noktalar var...
Kitaplarıma, arkadaşlarıma, düzenime... Daha doğrusu hayatıma karışılmasından nefret ederim.
Bugün ablam "Saçma sapan kitaplar" diyince ağlamış bir insanım. Kitaplara laf söylenmesinden nefret ederim. Söylettirmem. Söyleyen adamla da işim olmaz zaten.
Yemekte zehir oldu sayılır. Ama normal yani... Yemeğin ortasında kavga edilirse böyle olur.
İki kez masayı devirecek gibi oldum -ki yapardım. Ama daha fazla öfkelensem devirirdim. Gerçi devirsem elime ne geçecek bilmiyorum. Ama sinirimi yatıştırabilir.
Sanırım uykudan saçmalamaya başladım, yatayım ben...
Uyuyayım, rüya görmeyeyim...Uyuma...Neyse uyuyayım.
Uyumasam elime ne geçecek?
Uyudum...

18 Eylül 2007 Salı

Umutsuzluk Adına..

Saat 23:58, ben ise uyumak yerine burada oturmuş yazı yazıyorum...Çok rahatlatıcı. Ufaklık monitörün yanında ellerimi pençeliyor. Diğeri ise bacaklarını havaya dikmiş uyuyor. Eheh..
Uyumam lazım, ama rahatsızım. Hayatımdan rahatsız olmaya başladım. Sıkıcılık hat safhada..
Bazen keşke bulunduğum yer bir nükleer silah ile yok olsa diyorum...Zaten yaşamayı da pek haketmiyorum. Ömrüm sanırım çok kısa olacak benim. Ama o değilde nükleer bomba diğer Fethiyelilere zarar verir. Benden başka kimse zarar görmesin..Nükleer bomba nereden çıktı demeyin. Rust In Peace dinliyorum...Dau uyudu, Lügiş uyumuştur. Bende uyuyabilirim. Aslında daha yapacak çok işim var...Fable gibi. Ama vaktim yok. Uyumak ve zarar görmemek istiyorum.
Ahaha, ne kadar çeliştim yahu? Ama uyurken zarar görmek istemem..
Nefret ediyorum okuldan..Kıçımı 12 ders saati boyunca oturtmaktan bıktım. Üstelik okulun 2. günü...O ders programını yapan müdüre...Neyse. Abiminde alay konusu oldum zaten. Adam telefon açıyor "Okula kolum girsin ha? Nıhahahahayt! Hakettin ama sen bunu" diyor. Ne diyeceğimi bilemedim. Çığlık atıp telefonu mu çarpsam, oraya gidip ahizeyle kafasına mı vursam..Neyse.
Kedilerim uyudu. Evde tek uyanık olan -Benim bildiğim- ben ve sinekler...Eheh, aklıma eski bir roman geldi. Sineklerin Tanrısı. Çok güzel bir kitaptı hani. Olsa da okusak dedirttiriyor...
Yarın okula gitmek çok koyacak bana...Matematik dersi var. O yeter. Şu haftasonu gelsin artık! Bizde insanız yahu! 12 saat boyunca okulda ders çalışılır mı? Dilekçe düşünüyorum bakalım..Sınıfı ayarlamak zor olacak. Neyse..
İngilizce hocası sınıf öğretmeni. Yihuuuu!
Matematik hocası ise geçen yıl okutan hocanın kocası..Eöh..
Sıkıldım ben yahu..
Keşke daha uzun konuşabilseydik..18:00'de çıkmak insanda özel hayat bırakmıyor. Sabahtan herkes okulda kardeşim! Hasta mısınız nesiniz ya?
Kelebek göremiyorum artık..Neredeyse hiç diyebilirim. Off...
Gideyim artık. Sıkıldım.
İyi geceler...